havadurum

Sağlık çalışanları yurtdışına çıkmak için dil öğreniyor!

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Eş Genel Başkanı Mehmet Sıddık Akın, sağlık çalışanlarının yurt dışına çıkmaya çalıştıklarını söyleyerek, “Neredeyse hangi sağlık kurumuna giderseniz gidin, çalışma arkadaşlarımız ellerindeki kitaptan Almanca ya da İngilizce öğrenmeye çalışıyor.” dedi.

667

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Eş Genel Başkanı Mehmet Sıddık Akın, örgütlenme çalışmaları kapsamında Çanakkale’ye geldi. Sağlık ve sosyal hizmet emekçilerine ziyaretler gerçekleştiren Akın ile örgütlenme toplantıları arasında bir araya gelerek, ‘sağlıkta şiddet’, ‘yerel seçim süreci’ ve ‘1 Mayıs Birlik Mücadele ve Dayanışma Günü kutlamaları’ başlıkları üzerine konuştuk. Çalışma arkadaşlarının ellerinde ders kitapları ile yabancı dile öğrenmeye çalıştığını ve istihdam edilme amacıyla yurt dışına çıkmanın yollarını aradıklarını kaydeden Akın, gençlerin iş bulma sürecinin zorluklarına da değinerek, “Bu ülke içerisinde kendini idame ettirebilmeye dair kaygılar artıyor. Bu kaygılar ile birlikte gençliğin ümidi kırılıyor” ifadelerini kullandı.

İstanbul'da okul müdürü İbrahim Oktugan’ın öğrencisi tarafından silahlı saldırı sonucunda öldürülmesinden bahseden Akın, kamuda ve özellikle sağlık çalışanlarına karşı yapılan şiddet eylemlerinin sürekli gündemde olduğunu aktararak, “Hatta geçtiğimiz yıllarda birkaç kez iş bırakma eylemleri de gerçekleştirmek zorunda kaldık. Tabii biz şiddet olgusuna bir bütün yaklaşmak zorundayız. Belki sağlık şiddet emekçilerine yönelik şiddet çok gündemdeydi ama son dönemlerde eğitim emekçilerine yönelik şiddet de var. Geçtiğimiz günlerde yine Tarım Bakanlığı’nda çalışan veteriner hekime yönelik şiddet olayı vardı. Kamu emekçilerine yönelik şiddet artıyor. Biz şiddeti siyasal ya da toplumsal yapıdan bağımsız değerlendiremeyiz. SES olarak bizim yapmış olduğumuz değerlendirmelerde, şiddeti sadece hasta ve hasta yakınlarının, sağlık emekçilerine uygulamış olduğu şiddet olarak değerlendirmiyoruz. Aynı zamanda şiddeti bizim açımızdan, belki birkaç başlıkta açmak gerekiyor. Şiddet öyle bir şey ki, özellikle işyerinde liyakatsiz yöneticilerin uyguladığı mobbing, muhalif sendika temsilcilerine yönelik bir siyasal şiddet olgusu da söz konusu...” dedi.

Yoksulluk ile açlık arasındaki ince sınır…


Kritik başlıklardan birisinin ekonomik şiddet olduğunu kaydeden Akın, şunları söyledi: “Yoksulluk sınırı ile açlık sınırı arasında bir yaşama mahkûm edilmiş kamu emekçilerinden bahsediyoruz. Bir diğeri de toplumda uzun zamandır devam eden ciddi bir kutuplaştırma siyasetidir. Toplum kutuplaştığı oranda farklılıklara tahammül edememe hali gelişiyor ve bu da şiddeti neredeyse artık toplumsal bir kültür haline getiriyor. Buralardan bir çıkışın olması gerektiğini düşünüyoruz. Mesela kamusal sağlık kurumları açısından bir değerlendirme yaparsak, 10-15 yıl öncesine kadar devlet hastanelerimizde sadece bir tane polis memuru vardı ve bu bir polis memuru da adlı vakalara bakıyordu. Ama geldiğimiz aşamada, her kamu sağlık kurumunda onlarca yüzlerce güvenlik görevlisi var fakat şiddet bitmiyor. Bir güvenlik sorunu olarak algılanmaya başlıyor ama tek başına bir güvenlik sorunu değil. Şiddet aynı zamanda o toplum içerisinde kültür haline gelme durumundan çıkarılması gerekiyor. Bu da demokratik bir yaşamla ilgidir. Tek başına demokratik bir yaşam meselesi yasalarla ilgili de değil. Demokrasinin bir kültür haline gelmesi ve içselleştirilmesi ile alakalı bir durumdur. Biz elbette tedbir olarak, sağlık ve kamu emekçilerine yönelik şiddetin önlenmesi için güvenlik çalışma koşulları istiyoruz. Buna yönelik yasal düzenlemenin yapılmasını istiyoruz. Şiddete meyledenlerin bir şekilde cezasızlık politikalarından arındırılmasını istiyoruz. Ama bunun yanında gerçekten de toplumda bir demokrasi kültürünün gelişmesine de ihtiyaç var. İlkokuldan üniversiteye kadar da belki insan hakları ve demokrasi konusunun bir şekilde işlenmesi gerekiyor. Siyasal atmosferin değişmesi gerekiyor diye de değerlendiriyoruz. Yani aslında bir bütünlüklü yaklaşıyoruz. Bu bütünlüklü yaklaşımda da biz zaman zaman Sağlık Bakanlığına da çağrılar yapıyoruz. Mevcut durumu aşabilmek adına farkındalık çalışmaları geliştirmek gerekiyor.”

“Asgari ücretlinin ödediği vergi, kuyumcudan ve müteahhitten daha fazla”


Geçtiğimiz yerel seçimlere ilişkin değerlendirmede bulunan Akın, “Yerel yönetimler, eğer yerel demokrasinin bir aracı haline gelebiliyorsa anlamlıdır diye düşünüyoruz. Belediyeler birer rant kapısına dönüşmeye çalıştı, halka hizmet noktasında da ciddi anlamda sıkıntılar vardı. Ekonomik krizle de birleşince toplumdaki değişim talebi kısmen ortaya çıkmış oldu. Bu talebi, hiçbir iktidar görmemezlikten gelemez. Bugün halk, kendine güvenmek zorundadır çünkü örgütlü olduğu oranda değiştirebilir. Kişi başı gelirin 13 bin dolara yükseltildiği söylendi. 4 kişilik bir ailenin hanesine girmesi gereken tutarı 52 bin dolar. Bunu biz TL’ye çevirdiğimiz zaman, 1 buçuk milyon TL’yi aşan bir rakamdan bahsediyoruz. Tam da bizim emekçiler, halk olarak dememiz gereken olgu şudur: ‘kişi başına düşen gelir neyse biz onu istiyoruz’. Bunun mücadelesini yürüttüğümüz oranda bu rantın önünü kesebiliriz. Biraz mücadeleyi buradan yükseltmek gerekiyor. Bugün bir asgari ücretlinin ödediği vergi, bir kuyumcudan ve bir müteahhitten daha fazladır.” ifadelerini kullandı.

Toplumu örgütsüz ve eylemsiz kılmak üzerine…


Yerel seçimleri kamu çalışanları perspektifinden okuyan Akın, “Elbette ki toplumda bir değişim umudu var, bu açığa çıktı. Biz de il il geziyor ve örgütlenme çalışmaları yürütüyoruz. İşyerlerinde emekçilerle görüşüyoruz, onlarda dahi o umudu ciddi anlamda görüyoruz. Ama bireysel olarak bana sorarsanız, 4-5 yılda önümüze getirilen sandık demokrasisi, bir demokrasi değil. Bunu görmek lazım. Aynı zamanda geçen dönemde yapılan en büyük hatalardan bir tanesi, ana muhalefet partisi ve diğer muhalefet partilerinin tamamı bizi sürekli seçime kanalize ettiler. ‘Nasılsa seçim gelecek, seçimle değiştireceğiz’ gibi bir yaklaşım, aynı zamanda toplumu örgütsüz ve eylemsiz kılıyor. Toplumu örgütsüz ve eylemsiz kılarsanız, toplumsal muhalefetin sesini de kısarsınız. Bizim artık bunlardan vazgeçmemiz gerekiyor. Elbetteki temsili demokrasinin önemli araçlarından bir tanesidir seçim… Buna yükleneceğiz, demokrasiden, emekten, emekçiden, insandan yana mücadele edeceğiz, bu temel yaklaşımlarımızdan bir tanesi ama eylemsel hattı güçlü tutacağız.” dedi.

Son 7-8 yılın en kalabalık 1 Mayıs’ı


İçinde bulunan süreçte 1 Mayıs’ın kendileri için önemli olduğunun altını çizen Akın, “Taleplerin en fazla toplumsallaştığı, emek-demokrasi-barış güçlerinin birlikte alanlara inebildiği dönemlerdir 1 Mayıs’lar… Ve toplumun taleplerinin en üst perdeden dile getirildiği dönemler… Pandemi dönemi geçirdik, 2 sene evlere hapsolduk, ardından 6 Şubat depremlerinin gölgesi vardı… Bu sene neredeyse son 7-8 yılın belki de en kitlesel, en kalabalık 1 Mayıs’ını kutladık. İnsanlar taleplerini yüksek bir sesle dile getirdi. 1 Mayıs’larda açığa çıkan temel olgulardan bir tanesi ortak mücadele talebi olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Ortak mücadeleyi, önümüzdeki dönemlerde yükseltmek gibi temel bir sorumluluk, örgütlü olan yapılara düşüyor. Biz de üstümüze düşen sorumluluğu yerine getirmeye çalışacağız.” şeklinde konuştu.

“Çalışma arkadaşlarımız ellerinde kitaplar, Almanca öğrenmeye çalışıyor”


Asgari ücretin temel bir istihdam modeli haline geldiği bir ülkede yaşadığımızı ifade eden Akın, “Türkiye neredeyse artık Avrupa’nın Çin’i haline gelmiş, kapitalist ülkelerin ucuz iş gücü ürettiği bir yer olmuş durumda. Bir diğeri, coğrafyamızda yaşanan savaşlar nedeniyle milyonlarca göç almış durumdayız. Bu göçlerin tamamı ucuz iş gücü olarak çalıştırılıyor. Sağlık alanında da biz zam talebinde bulunup, ücretlerimizin artırılmasını isterken, angarya çalıştırılmak istemediğimizi ifade ederken, bizlere ‘giderlerse gitsinler’ deniliyor. Evet maalesef, öyle bir aşamaya geldik ki baskıdan, mobbingten, çalışma koşullarının ağırlığından… Neredeyse hangi sağlık kurumuna giderseniz gidin, çalışma arkadaşlarımız ellerindeki kitaptan Almanca ya da İngilizce öğrenmeye çalışıyor. Yani yurt dışına çıkmanın yollarını bulmaya çalışıyor. Çok sayıda yeni üniversite açılıyor, vasıfsız, kadro gücü olmayan… Fakat nitelikli eğitim alabilenler de atanamıyor. Atamaların ve görevde yükselmelerin tamamı, liyakat kriterlerine değil; mülakat kriterlerine bağlanmış durumda ve yandaşlık ilişkileri üzerinden insanlar iş bulabiliyor. Hal böyle olunca bu ülke içerisinde kendini idame ettirebilmeye dair kaygılar artıyor. Bu kaygılar ile birlikte gençliğin ümidi kırılıyor. Öz eleştirel yaklaşacak olursak, bu gençlerin umudunun kırılmasında bizim yeterince mücadele etmememiz de yer alıyor, tek başına sistemde suçu aramıyoruz. Ortak mücadele eksikliği de bizim bir şekilde geleceğimizi karartarak, beyin göçüne de sebep oluyor.” dedi.

(Sevi Gözay Uğurlu)

(HABER MERKEZİ)
Paylaş